BİR TUŞA BASMAKLA KAYBOLAN ŞEYE ARKADAŞLIK DENEBİLİR Mİ?


BİR TUŞA BASMAKLA KAYBOLAN ŞEYE ARKADAŞLIK DENEBİLİR Mİ?

Mostar dergisi, söyleşi: Davut Bayraklı

“Yavaşla” isimli kitabınızda hız’ın insana nasıl zarar verdiğinden bahsediyorsunuz. Özellikle günümüz genç kuşağı bu hız tutkusundan nasıl etkileniyor?

Gününüz toplumu bir hız toplumu, o kadar hızlı gidiyoruz ki, yoldaki hikâyeleri fark edemiyoruz. Sahip olduğumuz bedeni fark edemiyoruz. Hız toplumunda, aksiyon ve iş önem kazanıyor ve insanı insan yapan bazı temel değerler unutuluyor. Bütün mesele yarışı en önce bitiren kişi olmakta, ipi önce göğüslemekte. Sonuç süreçten önemli hale geliyor. Bu da rekabetçiliği, başkalarının acısından bir mutluluk üretmeyi getiriyor beraberinde. Mesela durup yardıma ihtiyaç duyan bir insana yardım etmek gibi, kendi nefsinden feragatta bulunarak daha ulvi bir amaç için hayatı seferber edebilmek gibi erdem ve değerler, bireysel üretimi, verimi, hızı düşürdüğü için gündemden kalkıyor. Genç kuşak bu hıza çok ayarlı bir kuşak. Onların zihinleri giderek TV’nin imge hızına ayarlanmış durumda. TV’deki imgeler üç saniyede bir değiştiği için gençler de artık hayatın durağanlığından şikâyet ediyorlar. Daha fazla enerji, daha fazla aksiyon istiyorlar hayatın içinde. Bu da adeta çocuklarda ve gençlerde dikkat eksikliği patlamasına yol açabiliyor. Günümüzün en önemli sorunlarından bir tanesi gençlerin burada ve şimdi olmayı, orada ve o anda olmayı unutmaları. Hepimizin bundan yakındığını biliyorum fakat sıklıkla gençler bir araya geldikleri zaman, tabletlerine, akıllı telefonlarına gömülüp sanal alemde gezintiye çıkmayı, burada ve anda olmak yerine sanal dünya ile irtibat kurmayı yeğliyorlar. Biz artık günü birlik etkileşimi, insanî hareketleri bile yavaş algıladığımız için çok daha hızlı etkileşime izin veren mecralara yönelmeye başlıyoruz. Bu bakımdan internet ve onun sağladığı sosyal medya ağları gençlere çok daha hızlı bir etkileşim imkânı veriyor ve gençler giderek reel dünyadan soyutlanıyor ve sanal âlemde yaşamaya başlıyorlar. Bu hız tutkusu kendini hayat biçimlerinde de gösterebiliyor. Mesela kitap okumak demode hâle geliyor. Bilgiyi çok hızlı ve yeterli bir biçimde edinebileceğimizi düşünüyoruz. Bir tür enformasyon oburu oluyoruz. O enformasyonun içinde kaybolan bilgiyi maalesef fark edemeyebiliyoruz. Yüzeysel olan derin olanı, çabuk ve şipşak olan emek gerektireni yutuyor. Bilmememiz gereken bir çok şey zihnimizde duruyor ancak bilmemiz gerekenlere ulaşamıyoruz. Daha fazla

Reklamlar

Mehmet Âkif’e Göre Etnik Milliyetçilik


 
 

Alâattin KARACA

Doç.Dr.,

Mehmet Âkif, kuşkusuz Türk edebiyatında en çok okunan, büyük bir halk kitlesinin teveccühüne mazhar olmuş bir şair; halkın şairi.  Peki neden? Büyük bir halk kitlesi, Âkif’e –hâlâ- neden ilgi gösteriyor? Daha doğrusu, onun şiirine halkın gösterdiği rağbet ne ile açıklanabilir?  Aydınla halk arasındaki uçurumun; bırakın uçurumu çatışmanın olduğu bir ülkede, onu halka bu denli yakın kılan ne? Bu ilgi ve tanınmanın nedeni Âkif’in “İstiklâl Marşı” şairi olmasından mı? Elbette Âkif’in halkla bütünleşmesinin ardındaki en önemli etkenlerden biri, “İstiklâl Marşı”. Ancak bunu yalnızca “İstiklâl Marşı”yla açıklamak, bence eksik olur.  Sonra, onun şiirini cazip kılan ilk bakışta estetik yönü de değil. Zaten kendisi de; “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dediğine göre, şiirde öncelikli amacı ‘güzellik/estetik” değil.  Bunlar değilse, onu halkın şairi yapan ne? Geniş halk kitlesi, Âkif’in şiirinde hâlâ ne buluyor?  Üstelik yeri geldikçe halkı da gerilik, cahillik, taassup vb. konularda sert bir biçimde eleştirmesine, yerden yere vurmasına rağmen.

Bana kalırsa halk; yani Türkiye’deki büyük kitle, Âkif’i,  kendi değerlerini, kendilerine özgü bir dille –örneğin bir vaizin diliyle-  Kur’an’dan, Sadi’den, Mevlâna’dan, İslâm tarihinden; yani halkın ana/asıl kaynaklarından referanslar göstererek şiirleştirmesinden dolayı bağrına basıyor. Zaten onu özgün kılan da bu; halkın değerleriyle çatışmayan; aksine örtüşen, mesajlarını halkın bildiği/inandığı kaynakları referans göstererek veren ve bunu halkın uslûbuyla dile getiren bir şair olması. Nitekim, şiirlerindeki sözcük dağarcığına, deyimlere, teşbihlere, atasözlerine bakılırsa, şairin dil ve uslûbunun halkın dili ve uslûbuyla, halkın kültürüyle örtüştüğü görülecektir. Kısaca, Âkif’in ‘halkın şairi’ olabilmesinin ardındaki başlıca etmenler bunlar.

Bir başka şey daha var onu geniş halk kitlesiyle bütünleştiren: Bir davanın şiirini yazması.  Bir derdi,  bir meselesi, bir ideali var Âkif’in ve bunlar, büyük halk kitlesince benimsenmiş değerler. Derdi, elemi, acısı, İslâm uygarlığının; dolayısıyla bu uygarlığın o dönemdeki temsilcisi Osmanlı Devleti’nin gerilemesi ve çökmesidir. Meselesi, bu çöküşe çare bulmak, çözümler üretmek, halkı uyarmaktır. İdeali, İslâm uygarlığının ilerlemesi, dirilmesi, yeniden güçlü bir uygarlık hâline gelmesidir[1].  O nedenle Âkif, Osmanlı’yı odağa alarak, tüm İslâm coğrafyasının o yıllarda yaşadığı büyük çöküşten reel manzaralar sunar, toplumsal yaraları deşer. Bu coğrafyayı saran gerilik; yoksulluk, cehalet, eğitimsizlik, taassup,  tembellik, görenekle ve hurafeyle aslından uzaklaştırılan din, halkın değerlerinden kopan, hatta aslını inkâr eden oryantalist zihniyetli aydınlar, ırkçılık davasına düşüp birbirlerine saldıran ve parçalanan Müslümanlar, onun şiir aynasına yansıyan başlıca görüntülerdir. Bir dağılış, bir çöküş öyküsüdür Safahat; ama aynı zamanda bir direniş, bir isyan, bir diriliş bildirgesidir. Çağının öyküsü; ama çağını aşmış bir öyküdür bu. Tespit ettiği sorunlar ve önerdiği çözümler, bugün için de geçerlidir çünkü. Âkif, onun için hâlâ gündemde, düşünceleriyle, tespitleriyle, önerileriyle… Onun bu sorunlarla gündemde oluşu bir şeye daha işaret ediyor: Ülke, o günden bu güne, hâlâ benzer bir sarsılış, benzer bir buhran, aynı türden ayrılık hareketleri; yani aynı sorunlar içinde çalkalanıp duruyor… Türkiye Cumhuriyet’i, Osmanlı’nın son dönemindeki buhranı daha dar bir sınırda, misak-ı millî içinde yaşamaya devam ediyor. Ve o gün olduğu gibi bu gün de, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri etnik milliyetçilik; yani Âkif’in deyişiyle kavmiyetçilik. İşte o, bundan dolayı, Osmanlı’da 1908 sonrası patlak veren ‘kavmiyetçilik’ hareketlerine, -özellikle 1910 sonrasında çıkan Arnavutluk İsyanı’nı ve Balkan Savaşı’nı odağa alarak- şiirlerinde, yazılarında ve vaazlarında geniş yer vermiştir. Şairin o yıllarda etnik ayrımcılığa ilişkin yaptığı tespitler ve önerdiği çözümler, bugüne de ışık tutacak nitelikte olması bakımından önemini korumaktadır.

İslâm/Osmanlı dünyasındaki en büyük tehlike: Etnik milliyetçilik

Yazının başında belirtmiştik; Mehmet Âkif’in düşünce dünyasında, dolayısıyla tüm eserlerinde şu üç konu önemli bir yer tutar: İlki, İslâm uygarlığının gerilemesi ve çöküşü, ikincisi, geri kalışın, çöküşün nedenleri (bu bir özeleştiridir), üçüncüsü ise, çöküşü engellemek ve ilerlemek (terakki etmek) için önerilenler… İşte Âkif, o yıllarda Osmanlı’yı saran ve içten içe kemirip çökerten etnik ayrımcılığı da bu daire içinde, genelde İslâm âleminin, özelde Osmanlı Devleti’nin önemli sorunlarından biri olarak görür. Daha fazla

24 SAAT MÜSLÜMAN MIYIZ?


Klaus 24 saat İslam’ı yaşamak istiyordu (?)
“Yirmi dört saat müslüman olmak” deyimini, ben 25 yıl önce, ilk defa bir Alman müslümandan Berlin’de duymuştum. Üniversite talebesi olan Klaus isimli bu kardeşimiz, henüz çok yeni bir müslümandı. Ama heyecanı müthişti. Devam ettiği camideki müslümanlardan bir talepte bulunmuş: “Ben artık yirmi dört saat müslüman olmak istiyorum, bana yol gösterin, bunu nasıl başarabilirim?” diye sormuştu. Cemaat önce şaşırmış, sonra da bu sözle ne demek istediğini sormuşlar. Şöyle cevap vermiş: “Ben mükemmeliyetçi bir insanım. Eğer bir konuya tam inanırsam, onu bütün detaylarıyla bilmek ve gereklerini de yerine getirmek isterim. İslam’a büyük bir aşkla inandım. Anladığım kadarıyla İslam, hayatın bütün safhalarına çok güzel ve faydalı kurallar getirmiş. Ben de bunları hemen öğrenmek ve derhal o şekilde yaşamak isterim. Yani, artık hayatımı, zamanımı, sahip olduğum 24 saatimi, kendi keyfime ya da modacıların seçimine göre değil, dinimin emirlerine göre düzenlemek istiyorum.” “İşte, bu yüzden siz bana, bir müslüman, 24 saati nasıl yaşar, nasıl değerlendirmelidir, örnek olup göstereceksiniz. Ben de size bakarak, bunları öğreneceğim ve inşaallah hayatıma geçirip her vakit, her an İslam neyi gerektiriyor, müslüman olmam neyi gerektiriyorsa o şekilde yaşayacağım, gereklerini yerine getireceğim, İslam’ı, 24 saatime hâkim kılacağım. Yoksa günün bir saatinde imanlı, diğer saatinde imansız gibi yaşamak samimiyetsizliğini, şahsiyetsizliğini taşıyamam, hazmedemem! Bu bana yaraşmaz. Böyle bir şey, sahtekârlıktır, ikiyüzlülüktür.” “Kitap verelim oku öğren, uygula” demişler, kabul etmemiş. “Benim acelem var, çünkü aşkım, heyecanım var. Bu sebeple hemen şimdi bir terapiye muhtacım. Bir yerlerden başlamalıyım İslam’ı yaşamaya… Derhal adım atmalıyım 24 saat Müslüman olmaya…” Cami cemaati, bu hususta benden yardım istedi. Bu münasebetle, Klaus’la tanıştırıldım. Klaus sürekli, “Terapi, terapi!” diyordu. “Nasıl bir terapi?” soruma ise Daha fazla

Mehmet Âkif’in Vaazlarındaki Millî Mücadele Ruhu


Mehmet Âkif’in Vaazlarındaki Millî Mücadele Ruhu

 
 
Doç. Dr. Abdulvahit İmamoğlu[1]
 
Milli mücadele batılı devletlerin yurdumuzu istilasından sonra milletçe topyekün düşmanları yurdumuzdan  çıkarmak için verilen mücadelenin adıdır. Bu mücadelenin kurtuluş savaşı, bağımsızlık savaşı, milli cidal, milli mücadele, milli hareket  gibi isimlerle de zaman zaman değerlendirildiğini görüyoruz.
 
Mehmet Akif milli şairdir, İslâm şairidir, vaizdir, hatiptir, yazardır  ve bunların ötesinde milli mücadeleye bizzat katılmış bir şahsiyettir. O, milli mücadelenin başlangıcında  halkı düşmana karşı en etkin şekilde vaazlarıyla uyandırmaya ve daima teyakkuz halinde olmaya çağırmıştır. Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünden halka hitap etmiş ve buradaki konuşmasına  Al-i  İmran Suresi, 118. Ayetin anlamını ifade eden bir girişle başlar.
 
Bu ayeti okuduktan sonra Akif,  “ Ey Müslümanlar sizin bu ayetin hükmüne uymaktan başka kurtuluşunuz yoktur” demektedir. Vaazın devamında M. Akif çok değer verdiği Hoca Kadri Efendinin batılılar hakkındaki görüşünü şöyle yansıtır “bu adamların güzel şeyleri vardır fakat bunların hepsi kitaplarda kalmıştır.” Akif bu sözü destekler mahiyette devam eder ve “heriflerin teknik ve sanayilerini almalı ama kendilerine kanmamalıdır. Bunların insanlara, özellikle Müslümanlara  besledikleri öyle kinleri öyle düşmanlıkları vardır ki, unutmaları mümkün değildir. Bunlar vicdan hürriyeti diye dünyayı aldatırlar” .
 
Yine milli mücadele yıllarında Balıkesirde Zağanos Paşa Camii’nde 6 şubat 1920 tarihinde verdiği vaazda Al-i İmran Suresi, 100-104. ayetlerinin anlamını vererek konuşmasına başlar. “Hepiniz Allahın ipine sımsıkı sarılınız sakın aranıza ayrılık gayrılık girmesine meydan bırakmayınız” demektedir .
 
Akif konuşmanın devamında  “hayat herkesin hakkıdır, evet, Allahın bütün yaratıkları yaşama hakkına sahiptirler fakat haklı olmak başka  var olan hakkı savunmak yine başkadır.
 
Bizde güçlü olabilmek için birleşmeli ve öyle mücadele etmeliyiz. Ona göre; memleketi kurtarmak için ve namert taarruza karşı çıkabilmek için kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes topyekün mücadele etmelidir. Bu her fert için farz-ı ayindir.
 
Sebilürreşad derin keder ve ıztırab içinde. Feryat ediyor,  fakat sesi  sansür tarafından boğuluyor. Bir taraftan mandacılarla mücadele ediyor, Türk milletinin yalancı devletler vesayeti altına düşmesinin  fecaatını anlatıyor , diğer taraftan Anadolu’da düşmana karşı harekete geçen milli kuvvetleri destekliyor. Mücahidlerin karargahı olan Balıkesire koşuyor. Orada bir avuç kahraman, hudutlarına dayanan düşman ordusuna karşı göğüsleriyle, tırnaklarıyla savaşıyor.
 
Siz savaşın, bu cihadın içinde bulunduğunuz için o günleri hatırlarsınız. Halk heyecan içinde, kararan ufuklarda bir ümit ve teselli ışığı arıyor. Çarşılarda, mahallelerde davullarla halka ilan ediliyor:
 
-Sebiürreşad heyeti  Balıkesir’e geldi. Baş muharriri, büyük İslam şairi Mehmet Akif  Zağanos Paşa Camiinde Cuma namazından sonra bir hutbe irad edecek …
 
Halk akın akın camiye koşuyor. Cami doluyor, cami avlusu doluyor, taşıyor. Halkın çoğu taşlar,  topraklar üzerinde cuma namazını kılıyor.  Akif kürsüye çıkıyor, o da çok heyecanlı. Euzu besmeleden sonra, salavattan sonra yüksek sesle  ‘ey Müslümanlar!’  diye cemaate hitap ediyor, konuşmasının devamında, konuyla ilgili yazdığı “Alınlar Terlemeli” adlı şiirini okuyor.
 
“Cihan alt üst olurken, seyre baktın öyle durdunda,
Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda”
 
…………………………
 
Şiirin sonunu şöyle getiriyor;
 
“Bu hürriyet bu hak bizden bugün aheng-i  sa’y  ister
Değil üç dört alından, hep alınlardan boşansın ter”
 
[2]Eşref Edip anlatıyor: Akifin çok heyecanla okuduğu şiir bütün gönülleri heyecana vermişti.   Çok  kimseler ağlıyordu. Akif de kendisini zor zabt ediyordu. Biraz sukünetten   sonra başladı:
 
Evet, biz Müslümanlar cihan çalışırken, didinirken, uğraşırken, namütenahi terakkiyat, namütenahi inkılaplar geçirirken uzaktan seyirci sıfatiyle baktık. Bilhassa şu son senelerde başımıza bir çok felaketler yağdı. El’an çilemizi doldurmadık. Sebebi hep seyirci kalmamız.
 
Hayat herkesin hakkıdır. Evet, bütün mahlukatı ilahiye hakkı hayata mâliktir. O halde Allah’ın diğer mahlukları arasında biz de yaşamakta haklıyız. Lakin bilirsiniz ki haklı olmak başka,  haklı çıkmak yine başkadır. Daha fazla

Yeni moda baş belası: Mükemmeliyetçilik!


Giderek hastalık halini alan, insanın günlük yaşamını burnundan getirmeye başlayan mükemmeliyetçilikle baş etmeye ne dersiniz?

Evde, işte, okulda, sokakta, başımızı çevirip baktığımız her yerde kendisini perişan eden, mağrur ve eksiksiz gibi görünen; ama aslında iç dünyasında yorgunluktan pestili çıkmış kişilerle karşılaşıyor musunuz? Ne dediniz? Karşılaşmak ne kelime, her sabah aynaya baktığınızda onunla yüzyüze mi geliyorsunuz? Eyvah! Yoksa siz de mükemmeliyetçilik hastalığına mı yakalandınız? Endişelenmeyin. Toparlanmanızı sağlayacak bir şeyler yazacağım.

Mükemmeliyetçilik, kişinin kendisine “ulaşamayacağı kadar yüksek” standartlar koyarak, günlük yaşamını sürekli denetleme, aşırı plan yapma, düzenleme, sıralama, yapamayacakları için erteleme…vb gibi davranışlarla sınırlamasıdır. Aslına bakarsanız insanı öldürmeyip süründüren bir durumdur. Şaka yapmıyorum, cidden öyle. Kontrol davranışları öylesine artar ki, sadece kendisini kontrol etmekle kalmayıp çevresindeki herkesi denetlemeye başlar. Kendisinin mükemmel bir kadın olmaya çalışması yetmez, kocasının mükemmel bir eş olması için çabalar durur. Bu çabaların çoğunda zorlama davranışları bulunur elbet. Ve çocukları üzerinde atmaca gibi dolanan bir anneye döner. Attıkları adımı, aldıkları nefesi bile kontrol eder. Her şey tam ve zamanında olmalıdır! Ha diyeceksiniz ki ne güzel! Ama öyle değil tabii. Çünkü bu “tam” ve “zamanında” denilen durumların kararı hep ona aittir. Size göre doğru olamaz, nitekim doğru tektir ve onun doğrusudur. Çevresindeki herkesin bildiği ve söylediği eksiktir, noksandır. Ulaşılması gereken yegâne gerçek kendisinin belirlediği yaşam şeklidir. Ya onun dediği gibi yaşarsınız ya da onun dediği gibi yaşarsınız! Kendi keyfinize göre yaşama şansınız yoktur. Aslında siz yoksunuzdur zaten, keyfiniz nasıl olsun ki?

Mükemmeliyetçi kimseye göre asla hata yapılmamalıdır. Öyle ki hayat -meli, -malı’ların üzerine kurulmuştur. Günlük konuşma dili bile gayriihtiyari olarak bu formata bürünmüştür. Hedeflediği bir duruma ulaşamamak onun en büyük kabusudur. Onun için hiçbir şey “yeterince iyi” değildir. Sürekli kendisini eleştirir. Günün büyük çoğunu aptal gibi göründüğünü düşünerek geçirir. Kimsenin yapamayacağı kadar başarılı işler yapsa bile, kendisine göre dünyanın en beceriksiz insanı yine kendisidir. Üstelik titiz davrandığı, ince eleyip sık dokuduğu halde böyleyse, işlerin ucunu bıraksa kimbilir ne hale gelecektir!

Mükemmeliyetçi olduğunu görüp kabul etmesi bile kendisini değiştirmek için değil; eksik bıraktığı şeyler varsa daha iyi fark edip tamamlaması içindir. En basit işi bile yaparken, çok mükemmel yapmak için gereğinden fazla detaya dalar. İş bitmez, uzar durur. Derken yeni bir işe kalkışmak ister. Bir önceki uzun çaba aklına gelince vazgeçer. Bir şey yapacaksa ya en iyisini yapmalı ya da hiç yapmamalı diye düşünür… Ve buradan saysam uzaya yol olacak kadar bir sürü şey…

Okurken bile iç sıkıcı değil mi?

Üstesinden gelmenin ve bu ruh halinden uzak durmanın yolları var elbet. Hemen sıralamak gerekirse;

Öncelikle kusursuz olmaya çabalamanın ne işinize yarayacağını düşünmeniz gerekir. Kusursuz olmakla elinize ne geçecek? Kime göre ne olacaksınız? Kimden hangi konuda üstün olacaksınız? Kazanımınız ne olacak? Kişi, gerekli özeleştiriyi yaptığında mükemmel olmak için feda ettiklerinin, mükemmel olduğunda kazanacaklarından çok daha fazla olacağını idrak edebilir. İnsanlar mükemmel olmak için öyle çok yanlarını kaybederler ki! İnsan ilişkileri bozulur. Kaygı bozuklukları yaşar, sinirlilik, yetersizlik, inatçılık huyları kazanır. Aslına bakarsanız mükemmel olacağım derken, tam tersi bir kişi olup çıkar. Fakat kendisini algılamasıyla, karşısındaki kişinin onu gördüğü kişilik arasında dağlar kadar fark olduğunu hissedemez bile.

Demek ki kusursuz olma çabanızdan vazgeçmelisiniz.

İkinci olarak “Ya hep – ya hiç” tarzı düşünmekten vazgeçmek gerekir. Daha fazla

Hangi insanlar evlenmesin?


Hangi insanlar evlenmesin’i ‘Hangi insanlar evlensin?’ şeklinde de okuyabilirsiniz. Takdir size kalmış. Fakat yazının sonunda hangi kategoride yer aldığınızı kendinize sormayı unutmayın.

Sevmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sevgi, insani bir duygudur. İlk ışığı insanın kalbinde Allah yaksa da o ışığın alev alıp parıl parıl parlaması insanın iradesi ile olur. İradi cehd ve gayretle elde edilecek bu sevgidir, evlilik binasının temeli, duvarı, harcı, çatısı. Siz hiç temelsiz, duvarsız, harçsız, çatısız ev gördünüz mu?

Saygı nedir bilmeyenler evlenmesin. Çünkü saygı evlilikle aranan huzurun olmazsa olmazıdır. Ayrıca saygı sevgi ile birlikte olursa bir mana ifade eder. Eşler arasında sevgisiz saygı riya, saygısız sevgi de koca bir yalandan ibarettir.

Ümit etmeyi, ümitle bugüne ve yarına bakmayı bilmeyenler evlenmesin. Çünkü ümit, evlilikte bir hazinedir. Ümitsiz insan, hayata bugün penceresinden bakan, hayatı sadece bugünden hatta yaşadığı an’dan ibaret gören insandır. Halbuki evlilik uzun soluklu bir maratondur. Bugün kötü olan ya da kötü gözüken nice şeyler vardır ki yarın iyi olabilir. “Her şerde bir hayır vardır” özdeyişini hatırlayın. “Sizin şer gördüğünüz nice şeyler vardır ki hayır, hayır gördüğünüz şeyler de şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ayeti kime, ne anlatıyor bir düşünsenize!

Sabır bir kenz-i mahfi, özür dilemek erdemdir

Sabretmeyi bilmeyenler evlenmesin. Çünkü sabır, hamları kemale erdiren bir ateştir. Bu ateşi çıplak eliyle tutmaya hazır olmayanlar evliliğe de hazır değildir. Daha fazla

Tersinden Okunan Hikaye


 

Her hikayenin tersinden bir okunuşu, her rüyanın tersine bir tabiri var. Kimse tek dünyaya ait değil çünkü. Ve hiç kimse tek hayat yaşamıyor. Bu yüzden bunca ölüm var.

Simurg’un tersinden okunuşu güzel zamanların güzel insanlarına acı veriyor elbet. Ama o tersinden okunuş,bazen yeniden kuruyor hikayeyi.

Ney zehir,hem panzehir, diyor Mevlana.

Varlığın esası yokluk, neş’e sitem anlamına geliyor Hamid’e göre:

Teşrih-i vücud kıl; Ademdir
Ta’mik-ı neşat kıl: Sitemdir

Yaşam ölüme dönüşüyor demek, ölüm yaşama. Gülüş ağlayışa, ağlayış gülüşe.

Doğru ,ateş gülzar değil midir Hz. İbrahim’de ve kimi gülşenler külhan kesilmez mi yeri gelince? Kimi ,zindan olup da gül bahçesi,gül bahçesine dönüşmez mi zindan? O,Yusuf’a aydınlıktır da,karanlık dışarıda kalanın payına düşer. Daha fazla

Previous Older Entries

%d blogcu bunu beğendi: